14 Ekim 2013 Pazartesi

Dışarıdan Bakınca Türkiye Siyaseti...

Orta doğu herhalde dünyanın en çok kaynayan kazanıdır. Gündem, özellikle de politik gündem o kadar hızlı değişir ki bu işin takibi ve analizini yapmak her yiğidin harcı değildir. O yüzdendir ki, orta doğu konusunda söz sahibi çok fazla insan bulamıyor ya da daha doğrusu biz birçok kişiyi ehil görmüyoruz bu iş için. Hele bir de memleketimizin kendini orta doğu uzmanı zanneden seküler aydınları yok mu, bir siz eksiktiniz diyesiniz geliyor. Gerzek olanlarını bir köşeye bırakırsak, kafaları çalışanlarına tam manasıyla uyuz olduğumu söyleyebilirim. Bir yandan takdir ediyorum, çünkü bu kafası çalışan zümre hakikaten entelektüel birikime sahip fakat aynı zamanda uyuz oluyorum çünkü hikmetten yoksunlar. Hikmeti burada nasıl mı tanımlıyorum? Şöyle ki, orta doğu coğrafyasını orta doğu yapan 'öz'ü, yani İslam'ı anlamaktan yoksunlar. Yüzyıllarca bu coğrafyada insan karakterini, kültürünü, tarihini, taşını, toprağını, esen rüzgarını yani neredeyse her şeyini şekillendiren İslam'ı, çoğu zaman sadece basit bir değişken olarak ele aldıkları için hikmetten yoksunlar... Dolayısıyla da hissiz analizcilikten başka bir şey yapmıyorlar çoğu zamanlar. Sanki birkaç bomba patlasın, siyasi kriz çıksın da malzememiz eksilmesin duygusu uyandırıyorlar insanda...
Velhasılıkelam, önce hikmet sahibi sonra da birikimli olmak gerekiyormuş demek ki bu coğrafyayı anlayabilmek için.

Bir de daha kötü olanları var; meselelere duygusal bakanlar. Bu yazıda aslında bunlardan bahsedeceğim. Bunları kendimce "duygusal milliyetçiler" yani daha artizcesi "emotionationalists" olarak kavramsallaştırdım :). Bunların hem seküleri hem de muhafazakarı, aynı kefeye konulmamak suretiyle, genelde ortak bir nokta olarak 'ya hep ya da hiç'cidirler. Olayları aşırı uçlarda yorumlarlar sürekli ve sıkı fanatiktirler. Bağnazlık onların siyasi okumalarının vazgeçilmez unsuru haline gelmiştir artık. İnsan ilişkilerini de bu temel üzerine oturturlar, kendisi gibi olmayanı ayıplama ve dışlama noktasında başarılıdırlar. Sıradan vatandaşı ele alıyorum falan gibi düşünülmesin, aksine genel olarak sıradan vatandaşın yani kitlelerin zihinlerini yönlendiren kişileri kastediyorum. Çünkü emotionationalists kitleleri kolayca mobilize etme yeteneğine sahiptir. Bizim yazımızın konusu ise dışarıdaki muhafazakar emotionationalist'ler, niye mi dışarıdaki? Çünkü şimdi dışarıdayız...

Dışarıda, yani burada, emotionationalist'lerden fazlasıyla var ve nedense de son zamanlardaki bazı olaylardan! dolayı da baya bir kenetlenmiş durumdalar. Memleketlerinde yapılan bazı gösteriler, eylemler, direnişler, vs. bu insanları aşırı derecede kızdırmış. Buralardan orada yaşananlara müdahale edemiyor olmak da, bu insanları memleketlerindeki benzerlerine göre de daha fazla radikalize etmiş. Tabi bu radikalizasyon sürecinin sebebini sadece malum gösterilere bağlamak doğru olmaz. Göçmen olarak bulundukları ülkenin kendilerine yıllarca uyguladığı aşağılama ve yıldırma politikasının tek sebebini müslüman olmalarına bağlayan bu kişiler , memleketlerinde hali hazırda bulunan tepkiyi de direkt olarak dinlerine yönelik bir tepki olarak algılıyorlar. Ki birçok açıdan da haksız sayılmazlar ya neyse.
Bir de bunlara ev sahibi ülkenin malum gösterileri gerek medya gerekse de politikacılarının ağzıyla göçmenlerin gündelik hayatının içine belirgin bir şekilde sokmasıyla bu insanlar vakıayı iman ve küfür eksenli bir savaş olarak okumamaları için artık bir neden kalmadığı kanaatine varmışlar. Bütün dünya karşısında yalnız kalınmışlık hissi, bir yandan nefret bazlı tepkiler üretirken, öbür taraftan da kendisi gibi olduğunu düşündüğünü insanlarla arasında hızlı bir kenetlenme duygusu üretmiş, kardeşlik marşları 15 yıl sonra tekrardan çalmaya başlamış... Bu yalnızlık duygusunun belli bir siyasi zümrenin ekmeğine yağ süreceğine hiç şüphe yok ki galiba bu yüzden değerli olsa gerek. Dünyanın da orta doğu da olmasını istediği şey de tam olarak bu. Kitleleri polarize ederek özlerinden uzaklaştırmak. Nefret siyaseti üreterek, insanların eline uğruna yaşayabilecekleri bir şeyler vermek. Sürekli yönlendirmek, yönlendirmek... Kısır tartışmalar ve kutuplaşmalar içinde boğulan orta doğu toplumunun bölünme sürecini hızlandıran bu politika aynı zamanda toplumsal hayattaki huzur ve güven ortamını da acımasızca yok ediyor. Çünkü "komşusu açken tok yatan bizden değildir" diye düşünmesi gerek bir zihin, komşusunu şüpheli gözlerle yargılayan bir paranoya içerisinde kayboluyor.

Peki gündemi sürekli aşırı uçlarda okumanın ve de duygusal tepkiler vermenin Müslüman bir zihne ne faydası var? İlişkilerimizi partizanlık çıkmazına götürmeden önce, müslümanlar olarak yapmamız gereken çok fazla şey yok mu? Peygamber Efendimiz SAS tam olarak ne zaman ve neler yaptıktan sonra müşriklerle köprüleri attı? Farklılıklara yaklaşımı nasıldı? Arabistanın cahil ve vahşi tabiatlı bedevilerini nasıl muamele ediyordu? "Bilmiyorlar, bilselerdi böyle yapmazlardı." hadisi neden söylendi? Hadi diyelim ki iş iman ve küfür arasında bir savaş raddesine geldi, cihad için gerçekten hazır mıyız, yoksa biz böyle iyi miyiz? vs. vs. ve vs.

Fiillerimizden önce o kadar çok şey var ki düşünmemiz ve göz önünde bulundurmamız gereken, hakikaten zihnimizin bu ağırlığı kaldıramayacağını düşünüyoruz çoğu zaman ve dolayısıyla da kolaycı okumaların peşine düşüp birilerini hemencecik yargılamak istiyoruz. Bir bakıyoruz da farkında olmadan aslında tutmamamız gereken tarafları tutmuş, eskiden inanmadığımız ve şimdilerde de yaşamaya cesaret edemediğimiz şeyleri savunmaya ve bunu başka insanlardan bekler olmaya başlamışız. Bizden farklı düşünenler konuşmaya başladığı andan itibaren yüzümüzü ekşitmeye, tahammül edememeye ve sonuç olarak da saldırganlaşmaya başlamışız. Eleştiriler bizim 'mahalledense' eğer, eleştirenleri ya hain ya da idealist diye yaftalar, öteki mahalleden geleni ise hiç dikkate dahi almama sürecine girmişiz yani duygusal bir milliyetçi olmuşuzdur. İşte bu da teslim olmamış zihinlerimizn kolayca düştüğü bir tuzaktır.
"Peki bu kadar yazdın da çözüm yok hani?" diyenler olabilir. Ama bir duralım hele, çözüm sunmamız gerekmiyordur belki de ilk etapta. Hele bir durup da biraz düşünelim önce, ahvalimizi, safımızı, ibadetlerimizi... Zira reçete sunmayı haddim olarak görmüyorum, ben alim değilim. Ve de Müslümanlar olarak hissiz analiz yapan toplum mühendislerine değil, alimlerimize ihtiyacımız var...

29 Eylül 2013 Pazar

Die Sonate vom Guten Menschen*

O kadar uzun zaman oldu ki uzun yolculuklara çıkalı, artık ilk zamanları hatırlayamıyorum desem yeridir. Ama yine de hala vedalara alışabildim diyemem. Ki birçokları soğuk değil ama kısmen duygusuzlukla itham etmesine rağmen beni... Velhasılıkelam, duygusallaşmanın manası yok, kendimizi açık etmeyelim ve de konuya girelim.

Millet olarak yeni tecrübelere pek sıcak bakmayız. Durgunluğu, istikrarı ve vasat olmayı severiz. Yeniliklere, maceralara karşı ikircikli bir yaklaşımımız vardır diyebilirim. O yüzdendir ki çok fazla plan-program yapar, geleceğe yönelik çok şeyler vaat eder fakat pratikte yetersiz kalırız. Çünkü bizler hayal etmeyi daha çok severiz, soyut olanı arzularız ve materyalden bilinçaltı seviyesinde de olsa kaçınırız. Bunların hepsinin tembellikle de biraz alakası var tabii. Böyle olunca da zaman içerisinde somutta çömez, teorik alanda üstat kesiliriz...
Her yolculuk da yeni bir tecrübe olduğu için korkutur bizi, yolculuğa günler kala geceleri uyumadan hemen önce, böğrümüzde bir şeylerin ağırlığını hissederiz. Korku mu desem, hüzün mü desem bilemedim şimdi.. Böğrümüzdeki bu ağrı bizi başkalarının yardımlarına, tavsiyelerine kısacası aklına muhtaç ediyor. Belki de korkumuzu ve hüznümüzü gidermek için ihtiyaç duyarız buna. Etrafımızda "Şunu yap, şunu et, şunu da unutmayasın haa" diyenleri de bulmak pek zor olmaz. Pür akıl verme çabası içerisinde olan bizler, edindiğimiz tecrübeleri şişirerek satmasını severiz. Eh, kimse kötü niyetli değildir tabii, kimsenin niyetini sorgulamıyoruz. Bu ayrı bir yazının konusu olabilir. Fakat maalesef akıl verme çabası içerisindeyken sürekli unuttuğumuz önemli bir şey var; "emr-i bil maruf, nehy-i anil münker!". İslami ve Hak olan bir sistemin değil de bilmem ne "izm"in sonucunda üretilmiş zihniyetlere sahip olduğumuz için, kötü niyetli olmasa da akıl verme işinde genelde başarısız oluyoruz... Nedense bazı şeyler aklımıza hemen gelmiyor... "Emr-i bil maruf, nehy-i anil münker" i unutuyoruz. Unutturulduk da denilebilir. Birbirlerimizn hayatını sürekli yönlendirmek, ve bu hayatlara bir şekilde müdahil olmak istiyoruz ama bunu o kadar geçici ve pragmatik yöntemlerle yapıyoruz ki, günü kurtarmaktan öteye geçmiyor dostluklarımız. Bu yüzdendir ki bir süre sonra unutuyoruz birbirlerimizi... Kardeşlerimizin sorunlarına karşı akıl verme pozisyonundan öteye geçmeyerek, çamurun paçalarımıza bulaşmamasını sağlıyoruz. Dertlerini dinliyoruz ama onları anlamıyoruz... Çünkü onların, gelecekteki "bizim" hayatımızda bir yeri yok zaten, ortak bir gelecek tasavvurumuz da yok. Geçici birer heves bizimkisi, okul bitince, işe paydos deyince, yurttan ayrılınca vs. vs. bitecek bu ilişki. Emr-i bil maruf nehy-i anil münker riskini almaya ne gerek var? Belki de bu riski alamadığımız için yıllarımız kısa vadeli, geyik temelli, muhabbetlerle geçiyor, özellikle de gençlik yılları. Belki de son zamanlarda neden bu kadar müslüman gencin melankolik tavırlara gömüldüğünün ve de bunalımlı hallerden kurtulamadığının sebeplerinden biri de bu 'riski' almaktan kaçınıyor olan biz müslümanlar olabiliriz. Neden mi risklidir? Risklidir çünkü sorumluluk gerektirir, acı gerçeklerin her iki tarafı da kestiği bir yolculuğa çıkarır insanı. Vaaz eden, sakındıran kendi üzerindeki sorumluluğu da daha ağır hisseder böylece, taşıyamayacağından, riya girdabına düşeceğinden korkar. İşte bu yüzden belki de akıl vermek daha rasyonel gelir bizlere.

Allah'a şükürler olsun ki ötesine geçmek için çabalayanlarımız da yok değil. Bunlar sizin "gerçek" manada iyiliğinizi isteyenlerdir. "Bana dua et" lafını ciddiye alır, size dua ederler. Yüzünüzü ekşiteceğiniz, canınızı sıkan ve de duymak istemeyeceğiniz çok şeyleri yüzünüze söylerler. Sonra da "idealist" yaftası yerler. Bazıları tarafından, bu dünyanın gerçekleriyle hala yüzleşememekle suçlanırlar. Her gün Kur'an okumanızı, namazları daha uzun kılmanızı ve de secdede daha çok süre vakit geçirmenizi, küçük tavizler vererek "iyi"! olduğunu düşündüğünüz şeyleri yapmamanızı tavsiye ederler. Sakındırırlar, hatırlatırlar ve de iyi ki vardırlar. Yolculuk öncesi akıl verenlerin bir adım önüne geçmeyi başarırlar. Ki bu muttakilerin Allah katında neden daha üst bir mertebeye sahip olduklarının yeryüzündeki tezahürlerinden birisidir.

Peki kardeşler;
En son ne zaman yakınlarımıza her gün Kur'an okumayı tavsiye ettik, ve de okuyup okumadıklarını gerçekten takip ettik?
En son ne zaman birbirimizi, gözlerimizi haramdan korumak için uyardık?
Birbirlerimize "Ey mü'minler, zinaya yaklaşmayın" ayetini hatırlattık?
Ana-babaya iyi davranmayı, büyüklerimize karşı saygılı, küçüklerimize karşı daha şefkatli olmayı ve de komşularımızla iyi ilişkiler içinde olmayı öğütlüyor muyuz birbirimize? En yakınlarımız, kardeşlerimiz dediğimiz insanların, aileleri, kendilerinin aileleri ile ilişkileri ne durumda, ne kadar haberdarız?
Sıla-i Rahim'i birbirimize hatırlatıyor, tavsiye ediyor muyuz?
Yoksa vaktimizin çoğunu siyaset, popüler kültür ve hiçbir zaman güncelliğini yitirmeyen geyiklerle" mi harcıyoruz...

Benim sonatım, emr-i bil maruf, nehy-i anil münker yapan kardeşlerimize gelsin. Allah onları bizim yanımızdan eksik etmesin, kalplerimizi ayırmasın ve de bizi onlarla birlikte haşreylesin. Amin!

* İyi Bir İnsan İçin Sonat ( Başlığı bile böyle atan bu fakir, zihninin ne derece kirletilmiş olduğunu göstermek istemiştir. Zamanında yanında ona iyiliği emredip, kötülükten sakındıran birileri pek olmamıştır demek ki... Ha tabi bir de Almanca öğreniyoruz bu aralar, onun artizliğini yapmamak da olmaz :)